Hikayemiz

Anasayfa

Bırakmak ister insan, onu yoran ne varsa uzaklaşmak, kaçmak, öyle bir hal alırki gidişat hiçbir şey mutlu etmez, ne alınan bir çift ayakkabı ne de yenilen harika bir yemek.

Sadece alınır ihtiyaç olunmadan, sadece yenir içilir aç susuz olunmadan, bu mutsuzluk bu yaşamdaki kopukluk, kırıklık, hep daha fazlasını istemek, azla yetinmemek, büyük bir boşluktur artık, o boşluk o garip his ise yaşamının bir parçası...

ve tek amaç o boşluğu doldurmaktır büyük bir hırs ile, hırsı bitirmenin tek yolu ise almak almak almak...

Artık ihtiyaç fazlası nesnelerle dolar hayatlar, evler başkaları tarafından beğenilsin diye doldurulan eşyalarındır, bir kere giyilip bıkılan kıyafetler dolaplarımızın yükü, eskimeden değişen telefonlar ise sanıyoruz ki etiketlerimiz.

Bu kısır döngüyle artık anlık mutlulukların insanlarıyız birer birer...

İster istemez bu düzenin bu hayatların içindeyiz teker teker, şikayet etsekte, eleştirsekte...

Sadece örneklerimiz farklı yada aldığımız şeylerin renkleri, şekilleri, bedenleri...

Öyle büyük zaaflarla yaratılmış ki insan; kıskançlık, hasetlik, kibir, ego, hırs...

Bizlerin bu dünyadaki sınavları ise bunlar, evet başaramadık...

Başaramadıkça da alıştık, alışmayana alışamayana ise dayattık, her şey herkese normalmiş gibi gelsin diye uğraştık, evet bunu biz yaptık ve başardık...

Peki ya yeni anne baba olan şimdiki bizler? kendimiz için yapamadığımız ne varsa o bebekle hayata geçirme çabamızı!

Gerekçesi “hatıra” olan bu çabanın devasa boyutları! bebekleri bebeklikten, çocukları çocukluktan çıkaran durumlar!

Öyle ticari bir tuzak var ki arkasında hepsi birbirine bağlı ve biri yapıldığında diğeri mecburen sırada bekleyen bu organizasyonların, öyle güzel pazarlanıyor öyle şaşalı sunuyorlar ki,

Ayşe hanımlar Mehmet beyler yapmış ama, insanız işte gelde kıskanma, yapmadan durma!

Aslında bizler inşaa ediyoruz bize sunulan hayatlarımızı, basit ve güzel olanı değil, olabildiğince pahalı ve lüks olanı tercih ederek, kendi çabamızla kaçırıyoruz “an” denen “zaman” denen kavramları bir daha dünyaya gelinmeyeceği gerçeğini de çoktan unutarak...

Ve öyle bir ''an'' “zaman” gelecek ki, hayat denen kısacık serüven bitmiş, artık son demlerimize gelmiş, kaybolan yıllar artık ‘’geçmiş’’ geriye kalanlar ise kocaman bir hiç ...

Zaman öyle acımasız öyle hızlı ilerliyor ki, bunu şimdi değil bahsettiğim ''an '' geldiğinde anlayacağız.

Hayat aslında bize dayatılan bir sistem değil bizim seçimlerimizden oluşan bir serüven bir hikaye olmalı çoğu zaman.

İnsanların belirli dönüm noktaları vardır hayatlarında, bu güzel bir olay da olabilir, üzücü bir durum da, nedeni ne olursa olsun farkındalık önemlidir.

Değişebilmek önemlidir. Hele hele vazgeçebilmek… ya terk edebilmek...

Biz mi? biz değiştik, vazgeçtik, terk ettik ...

ilk islam alimlerinden Hasan El Basri'nin de satırlarında bahsettiği gibi aslında her şey; 

Farkında olmalı insan, kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen.
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebek iken ‘Dünya benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de ayni avuçların ‘her şeyi bırakıp gidiyorum işte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azrailin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan.
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi, köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbegini fark etmeli.
Fark etmeliyiz çok geç olmadan.
Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldur… O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.
Hasan el Basri (14 yüzyıl önce yaşamış ilk İslâm âlimlerinden ve tasavvuf ehli)

'' Ömür dediğin bir gündür, o da bugündür ''.

Sloganımızla önümüzdeki günlerde 8 metrekare alanda minik kızımızla birlikte kendimize küçük bir yaşam alanı oluşturacağız.

Deneyimlerimizle, güzel günlerimizle, kötü günlerimizle, yapabildiklerimizle, yapamadıklarımızla yaşamın ritmini yakalamaya çalışacağız ;)

Sürç-i lisan ettiysek afffola, herkese yürekten sevgiler...